Monday, January 24, 2011

and I don't feel the same

you say you wander your own land
but when I think about it
I don't see how you can
you're aching, you're breaking
and I can see the pain in your eyes
says everybody's changing
and I don't know why

so little time
try to understand that I'm
trying to make a move just to stay in the game
I try to stay awake and remember my name
but everybody's changing
and I don't feel the same

you're gone from here
soon you will disappear
fading into beautiful light
'cause everybody's changing
and I don't feel right

Wednesday, January 19, 2011

time never dies..

..the circle is not round.

yaz okulunda bir sinema dersi almıştım. ödev için kütüphanenin multimedya bölümünde bir film izlemem gerekiyordu. arşivde filmi ararken before the rain'i gördüm. bu filmi o kadar çok merak ediyordum ki. 90'lar filmleri sinemada izlemeniz gereken yıllardı. yoksa o gün kütüphanede olduğu gibi ancak bir tesadüf size izlemek istediğiniz filmi getirebilirdi. ama müzik cd'lerinin korsanları çıkmaya başlamıştı. kampüsün kapısında korsan cd satan bir tezgahtan almıştım filmin soundtrack'ini. film hakkında hiçbir şey bilmiyordum ama o kadar çok dinlemiştim ve o kadar beğenmiştim ki müziklerini, işte bu yüzden de filmi çok merak etmiştim.

before the rain hayatımda seyrettiğim en etkileyici filmlerden biriydi. o günü bu yüzden hiç unutmam. istanbul'da gördüğüm en sıcak yazdı. nemden ve sıcaktan ağırlaşmış havanın içinde hareket etmek hatta nefes almak bile çok zordu. herşey bir rüyada gibiydi aslında. üzerimde askılı beyaz bir tişört, batik uzun bir etek ve ayağımda da krem rengi rugan babetlerim vardı. o güzel eteğim hala durur. ayakkabılar ne yazık ki kalbimde yaşıyor. filmin çok enteresan bir kurgusu var. film 3 parça halinde sunuluyor. önce üçüncü parçayı izliyoruz ve sonra bir. sanki iki ayrı hikaye izlemiş gibi oluyoruz. olaylar ve insanlar birbirinden bağımsızmış gibi. fakat ikinci parça başladıktan kısa bir süre sonra insan nasıl bir kapana kısıldığını anlamaya başlıyor. orada filmin son yarım saatini herşeyi biliyor olmanın çaresizliği içinde izlemiştim. sonun aslında başlangıç olduğunu, başlayan herşeyin de sonu bulduğunu ve bunun bitmek bilmeyen bir döngü olduğunu düşünerek. kader denen şey de buydu herhalde. bu çaresizliğe kader diyerek bir teselli bulmuştuk..

geçen gün kütüphaneden başrolünde katrin cartlidge'in oynadığı bir film aldım ve gece seyrettim. before the rain aslında ordan aklıma geldi. 2002'de 42 yaşında hayata gözlerini yuman oyuncuyu ilk defa before the rain'de izlemiştim. career girls de aslında ilginç bir film. 80'lerde aynı öğrenci evini paylaşan iki kız yıllar sonra 90'larda biraraya gelip birinin evinde birkaç gün geçiriyorlar ve geçmişi anıyorlar. öğrenci evinde elden ele dolaşan bir kitap var; wuthering heights, emily bronte. kitapla yapılan bir de ritüel var; arada biri kitabı eline alıyor ve ötekinin sorusunun cevabı için kitaptan gelişigüzel bir sayfa ve satır seçip okuyor. yıllar sonra buluşmalarının ardından yolcu ederken kızlardan biri diğerine bu kitabı hediye ediyor ve bir soru sormasını istiyor. o da kitaba şunu soruyor: miss bronte, miss bronte, am i going to be happy soon?

en son istanbul'a gittiğimde, evde kaldığım birkaç gün boyunca bu cd'yi dinlemiştim. o sırada nerden aklıma geldiğini bilmiyorum. zaten hiç dinlemesem de arada kafamda çalar. aslında hayatımın soundtrack parçaları bunlar..

Monday, January 17, 2011

manastırlı hilmi bey'e dördüncü mektup

yıllar geçmedi, yıllar eskidi
dokunduğum yerde kalıyorum
yaşlı bir kelebek gibi.
yeni bir renk buldum bugün, suyun akışı rengi
oyuğumdan çıktım
çıkmamı duydum
bir süre yürüdüm yürüdüm
hiç kimsenin ağzını dayayıp da
suyunu içmediği bir çeşme gibi durdum
durdum ki
önce bir elektrik mavisi çöktü içime
sanki bir suya anlatıldım da bilinemedim
ben
benzersiz bir geyiği okşar gibi
sevgisizliği okşayıp geçtim
yol boyunca insanların
uzak yakınlığını
okşayıp geçtim
sinema girişlerindeki fotoğraflara baktım -bir süre-
çürük elma kokulu bir sokağa girdim
küçük bir alana çıktım
cemal'i okuldan aldım
sonra..
kestiydim saçlarını çoktan
gözleri bir çift medüza şimdi
cemal'in
kurtuluş'ta unutulmuş bir bahçe için
bahane cemal
kollan iğreti, kısa
kır yollan gibi tekdüze bir anlatım yürüyüşünde
anlamsız
ve yanyana gelince beton yapılarla
hep aynı soğuk ve yapışkan hüzün
yedeğine alıyor ikisini de
oysa pencerelerden sarkan ışıklar bile
herbiri başka başka
acılar başka başka
her günkü sözler, her günkü konuşmalar
aynı plaklarda aynı şarkılar
tutmuyor hiç birbirini
ve
mutluluk
bir kibrit çöpü ne kadarcık yanarsa.
eski bir lokantadayız hilmi bey
beyoğlu'nda, arka sokaklarda
karşıdaki vitrinde
yeni cilalanmış bir tabut
bu garip gün sonundan sanki
pespembe üç haç eklenmiş ağzına
cemal'in
sadece pasta yiyor şimdilik
duvardaki denizkızına bakıyor ara sıra
bir düğmesi kopuk ceketinin
tırnakları tertemiz
gömleği buruşuk -biraz-
bazı belirtiler bazı belirtilerle buluşunca
sözleşiyor kafasında insanın:
bu çocuk beni hiç sevmedi
sevmeyecek.
kim kimi sevdi? kim kimle yaşıyor ki?
bezik oynuyoruz, rakı içiyoruz
ve konuşmuyoruz gerekmedikçe
arada mektup yazıyorum sana
ah, olmayan sana. hiç olmadın ki
bunu kendime, cemile'ye söylüyoruz.
bitti yalnızlıklar, bir büyük yalnızlık var artık
iki kaktüs gibiyiz cemalle ben
kendi çöllerimizden koparılmış.

edip cansever

Friday, January 14, 2011

manastırlı hilmi bey'e üçüncü mektup

yaşamaya yerleşiyor seniha
kendi yaşamına
-güvercinsiz bir avlu mu? olabilir
sırları dökülmüş bir ayna?-
oysa çok geçti
yıllar yıllar yıllar
her geçen yıl elinde sanki
yıprak, filizi yıllar
'şey' sözcüğü gibi bağıntısız

ağaççileği gibi durduğu yerde bir ezinti
piyano tuşları -tek tek bakıldığında-
çarçabuk bir göz atıldığında aynntısız -beyaz-
yıllar
seniha
gözlerinin altı uzun menekşe.
dün korkuttu beni -bazan oluyor-
kocası izmir'de yaşıyor, karşıyaka'da
sahici bir ayrılığın dikişini dikiyor seniha
mavi mavi
usul usul yani
kocası -ben sevmedim hiçbir zaman-
ikizini bulmuş diyorlar. seniha aldırmıyor pek ,
aldırmıyor da
pudralar, kremler tiksindiriyor onu
bu yüzden bohemya kaseyi kırdı dün sabah
saçlarını kesecek oldu
sonra da sustu sustu sustu
akşama dek
hüzünler acılaşıyor hilmi bey
geceler katı ve parlak
- ansızın yere düşen
laciverdi bir kestane sesi-
acılar da acılaşıyor gittikçe
sanki
bir azarlanmayla ölümünü düşünen çocuklar gibi
ödünç alıyorum seni bazen
çoğu kez geceleri
niye almayayım -kaç güz geçti-
ıslak kaputun gibi kokardı güzler
seni sevdiğimi unutmuşum hilmi bey
seni de unutmak istiyorum artık
unutmak! ama nasıl
sözgelimi çok hızlı oynuyorum beziği

içkiyi çabuk çabuk içiyorum
her şey bir hıza dönüşüyor -çoğu zaman-
odamı giyiniyorum
odamı soyunuyorum
yerlerini değiştiriyorum eşyaların
dışarı çıksam, bir tramvaya binsem
bir durak ötede hemen iniyorum
boynumdaki annemden kalma kolye
-pembe bir buğu, uçup gidiyor-
bazan koparıyorum, yeniden diziyorum
gökyüzünde kalın sırça ben
dünyaya tutuyorum kendimi, bakılıyorum
nedense hep böyle sanıyorum
'nerdesin, akşam oldu'
biraz anımsıyorum
sen bahçe kapısından girerken
bir kendim gibi caddelerdeyim
zamanın minesi soldu hilmi bey
demeye getiriyorum.
geçenlerde nisuaz'a gittim
cemal'e birlikte
hasır koltuklara oturduk
dışarda kar serpeliyordu, iki elma, külde pişirilmiş
giderek küçülüyordu -gözleri cemal'in-
kahveyle konyak içtim
cemal tarçın içti, konuştu biraz
herkes bana bakıyor, herkes bana bakıyor, herkes
bana bakıyor -bana öyle geliyor-
bacaklarım -işte!- güzeldir çok
aralık kapıdan kış kokusu doldu içeriye
ürperdim -işte!- omuzlarım da güzeldir
ama ben
kaçarak yaklaşıyorum her görünmeye
uzaktan uzağa gözgözeyim
uzaktan uzağa öpüşüyorum
uzaklarda biriyle sevişiyorum
erkeğe benzer yalnız bir dişiyim ben
evet evet öyleyim
hiç değilse öyle olmalıyım
her neyse..
az sonra muhassen geldi -tanımazsın-
kurtuluş'ta, aynı caddede oturuyoruz
sevişmenin gölgesi gibidir yalnızken
düşünmenin dişisi
evini işletiyor -bana ne bundan-
konyak içiyor o da
sonra bir konyak daha
kıpkırmızı gülüyor -gülsün, iyi-
bütün gövdesiyle gülüyor
bende gülüyorum
vitrinlerdeki kesme bardaklar
şarap şişeleri, bir gemi resmi
gülüyor durmadan hepsi
karşıda bir ev, kırk odalı sanki
her odada bir boy aynası
her boy aynasında
beyoğlu'nun bir parçası
durmaksızın gülüyor
yağan kar hemen eriyor yere düşer düşmez
gülmüyor, gülümsüyor
makyajını tazeliyor muhassen
kalkıp gidiyor
acının kış ayları, diyor birdenbire cemal
içine çekilip de soğuktan
oyuncağını orda bulamayan
bir çocuk gibi
-evet, hiç çocuk olmadı cemal
olmayacak da-
kalkacağız birazdan
acının kış ayları
ne yapsam belirsizim.
eve dönüyoruz -soldu minesi zamanın-
bugün de bir şey yaptık
tam kapıdan gireceğiz
uzakta bir laterna sesi
bir kadın ağlaması
pencereden sarkıtılmış bir sepet
sepette bir karnıbahar patlaması
sarı elmalar
içeri giriyoruz
bu kapı hiç değişmez mi, diyor cemal
bu kapı
ve her şey.

edip cansever

Monday, January 10, 2011

manastırlı hilmi bey'e ikinci mektup

susmanın su kenarındayız bugün
ne kadar sevgiyle konuşsak -konuşuyoruz da-
korkuyoruz gözgöze gelince hilmi bey
korkuyoruz
sanki gözler rakiptir de birbirine -öyle değil mi-
ve bir yokuştan iner gibi oluyoruz
bir yokuştan bir yokuşa sürekli
- nereye?
- bilmem ki

ellerimizde alkol sesleri, saçlarımızda
alkol sesleri
dağlarımızda, içdenizlerimizde
ve günler günlerin içinde öyle yavaş ki
yerine saplanıyor bir sürahi
pencereler şaşkın
perdeler bir uzak yol kadar uzun
ve balkon
kendi dudaklarında şimdi
donmuş bir tavus kuşu
bir tavus kuşu yontusu belki
ne tuhaf
demin de aşağıdan bir bando geçti
sormak isterdim sana
bir bando şefinin hüznü nedir hilmi bey
bir bando şefinin uykusu
nasıl bir uykudur ki hilmi bey
ne kötü
elimde bir çiçekle yaz geçti.
ve bugün
çepçevre oturduk masanın başına gene
bezik oynadık hilmi bey -her gün oynuyoruz ya-
giysisiz, sadece kombinezonlarımızla -öyle işte-

oda çok sıcaktı -lal renkli çini soba-
seniha korse takıyor, yahudi matmazel
nerdeyse çıplaktı -terliyor terliyor terliyor-
ve cemal bir köşeden bize bakıyordu
bakmıyor gibi bakıyordu
durmuyor gibi duruyordu da
benim anlamadığım işte bu
dün dudağını kesti çarşıda
kırmızı bir balıkla oynuyordu
öptü bir ara balığı -neden-
öperken dudağını kesti
balık da kırmızıydı, kan da
ve balık yüzerekten geçti -gördüm iyice-
dudaklarından
durdu cemal gibi biraz ötede
durmuyor gibi durdu
ağlamadı, hiçbir şey söylemedi
bu çocuk anlaşılmayanın ta kendisi
yalnızca sordu, bu yüzden sana soruyorum ben de
melekler dişi midir hilmi bey
dişidir diye tutturdu
yani ben..
öyleyse neyim
elimde bir yapma çiçekle.

adım cemile ya, çok seviyorum adımı ben
çocukluğudur insanın adı
cemal şimdilik cemal'dir -evet, öyledir-
benimkisi bir anımsama -cemile-
cemal - cemile: yeni fışkırmış bir marulun sesi
ezilmiş iki vişne
ve akşam
akşam ki sallanacak hamağını buldu
buluyor
sular menekşelendi hilmi bey
karpuz lambanın altında
yorgunum biraz -bütün gün içtim-
hepimiz içtik
cemal odasından çıkmadı hiç
tangolar çaldık üstüste
eski tangolar -bin dokuz yüz on beşlerde ne vardı
ben pencereden bakarken
kimseler ölmemişti
ölüm diye bir şey yoktu ki hilmi bey
var mıydı?-
yüzümden bir şeyler aktı aktı
içim de menekşelendi hilmi bey
gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk
hiçbir yere gitmiyor.
nedense odasına kapandıkça cemal
soyundukça soyunuyor yahudi matmazel
hırslı bir dişi gibi
ester, diyorum, ester
gülümsüyor hafifçe
bir başka gülümsemeyi karşılar gibi
öpüşürken gördün mü sen iki öpüşmeyi
hilmi bey
tam öyle
hızla giyiniyor sonra, dışarı çıkıyor
üç kişi kalıyoruz birden
yeni ısırılmış bir elma gibi kalıyoruz
parlıyor yeşil tarafımız kendi aydınlığında
içimde bir soğukluk
dışımda bir begonya.
karanlık iyice dışarısı
rakımızı bitirdik -üçümüz-
cemal odasından çıkmıyor
birazdan ester de gelecek
koltuğa çökecek, bir sigara yakacak
gene bir haç gibi olacağız dördümüz
bir evin içinde kocaman bir haç
kutsal değil, kirli
coşkulu değil, kırık dökük
sevinçle çekeceğiz onu kendimize.

edip cansever

Friday, January 7, 2011

manastırlı hilmi bey'e birinci mektup

işte şu yağmurlar, işte şu balkon, işte ben
işte şu begonya, işte yalnızlık
işte su damlacıkları, alnımda, kollarımda
işte yok oluşumdan doğan kent
hiçbir yere taşınıyorum, kendime sızıyorum yalnız
ben dediğim koskocaman bir oyuk
koltuğun üstünde, aynadaki yansıda
bir oyuk! sofrada, mutfakta, yatağımda
yaşamayı tersinden kolluyorum sanki
yetişip öne geçiyorum sık sık. sözgelimi
bir iki saatte bitiveriyor bir mevsim
iyi
bugün pazartesi mi? kapının, pencerenin durumu
salıyı gösteriyor.


salondaki büyük saati sattım
saatin ölçebileceği
herhangi bir zaman parçası yok
gittiği yeri bilmeyen böcekler gibiyim
bir oyuğa, oyulmuş bir yaşama
ne gereği var ki saatin
balkona çıkıyorum sürekli
yollar yollar yollar katediyorum sanki böylece
bir semtin ilk rengini alıyorum
örneğin ümraniye'de bir çay bahçesindeyim
bazan
anılardan anılara bir yol

ve
anılardan anılara sallanan bahçe
hangi yaprağı koparsam son anı avucumda kalıyor
iyi.
yeniköy'de bir kahve içer miyiz, dedim bu sabah
bu sabah bu sabah
oralı olmadı kimse -pazartesi miydi-
oyuğumdan çıkmıştım tam, begonyamsa güller içinde
nasıl?
güllerse güller içinde yani
ve balkon demirinde bir martı. dedim ki
deniz şuralarda bir yerde olmalı
çıt yok evin içinde
deniz şuralarda bir yerde olmalı
çıt yok
sanki dünyadaki bütün çay ocakları kapalı
ve göklerden tepelere inen bir sokak
ya da bir akarsuyum ben
denizse
şuralarda..
yok önemi bir iki gün kaldı -martı-
balkonda
deniz de öldü sonra, martı da
iyi iyi.
suyu tutmak gibi bir şeydi hepsi
günler -seni anımsadığım zaman-
birden kurtuluş'tan taksim'e giden bir tramvay görüntüsü
mavi bir elektirik çakımı tellerde
sanki kar yağıyor da sürekli, tepebaşı'ndayız
karlar gıcırdıyor ayaklarının altında
besbelli gümüşsuyu'ndayız, rus lokantasındayız
-ne tuhaf, biz her zaman her yerdeyiz ikimiz-
şarap içmişiz, üşüyoruz
dışarda dünya silinmiş
ikimiz ikimiz ikimiz
böyle birkaç defa ikimiz
sonra ki bir fotoğrafa dönüşüyor her şey
nasılsa
sarı emmiş, mordan çekinmiş, kahverengi bir fotoğrafa
sahi, kalınca bir şeyler giyinmeliyim ben
üşümüyorum da
bende herkes var, diyen bir kızın titrek
sesleri dökülüyor kucağıma
dudaklarım kan mavisi bugün.
biz burda iyiyiz, biz burda çok iyiyiz
biz burda kırk yaşındayız hepimiz
dördümüz bir kişiyiz de ondan
içimizden biri uyuyor olsa, falan filan
onu bekliyoruz bir kişi olmak için
evet evet, yanılmıyorum ben
bir iki kişi kaldığımız zaman yanılabilirim
doğrusu ya
yanılmak her şeyi yeniden görmek gibi bir şey oluyor
duvardaki vitray, begonya
begonya, vitray
kurtuluşla asmalımescit birbirine geçiyor
bir tramvayın durmasıyla durmaması arasındaki ayrım
karanfil kokuyorsa biraz
yeni koparılmış bir demet karanfilim ben
saçlarını soğuk ve uzun.
ne diyordum? yağmurlar, evet
üşümüyorum ürperiyorum sadece
biçimini zorlayan bir kedi gibi
dur biraz
kapı çalındı, hayır, telefon
telefon kapı telefon
ikisi birden mi yoksa
yoksa
ne telefon ne kapı
bir şimşek sesi hiç olmazsa
o da değil
ses filan duymadım ki ben
yuvarlandıkça büyüyen
bir kartopunun yumuşak sesi mi? belki
iki sesi taşıyan bir ses
neden olmasın
biraz önceki gibi
üstümden biri kalkmıştı -yok canını-
öyle değil, bir gölgeydi hepsi hepsi
yer değiştiren gezgin bir gölge
bahçedeki ceviz ağacından
içeri sürüklenen.

edip cansever

Monday, January 3, 2011

foot of the mountain

bazen burda olmak bile az geliyor. dışarda şehrin sesini duyuyor olmak fazla geliyor. hani hiç ama hiç ses yoktur da sadece börtü böcek sesi vardır. sessizliğin sesi vardır. hayalimdeki öyle birşey aslında.
yeni yıllardan budur dileğim..

Keep your clever lines
Hold your easy rhymes
Silence everything
Silence always wins
It’s a perfect alibi
There’s no need to analyze
It will be all right
Through the longest night
Just silence everything

But we could live by the foot of the mountain
We could clear us a yard in the back
Build a home by the foot of the mountain
We could stay there and never come back

Learn from my mistake
Leave what others take
Speak when spoken to
And do what others do
Silence always wins
So silence everything
It will be all right
In the morning light
Just silence everything

But we could live by the foot of the mountain
We could clear us a yard in the back
Build a home by the foot of the mountain
We could stay there and never come back
We could stay there and never come back

We could live together

But we could live by the foot of the mountain
We could make us a white picket fence
Build a home by the foot of the mountain
we could stay there and see how it ends
We could stay there and see how it ends